avanos
mado
Yaşam Haber Girişi: 11.11.2022 - 08:36, Güncelleme: 11.11.2022 - 08:36

3 SORU 3 CEVAP

 

3 SORU 3 CEVAP

Ölümden sonra insanın neler yaşayacağı konusu gaybî bir konudur. Gaybî konuları insanın tek başına kendiliğinden bilmesi mümkün değildir.
Soru1: Ölümden sonra insan neler yaşayacaktır? Cevap1: Ölümden sonra insanın neler yaşayacağı konusu gaybî bir konudur. Gaybî konuları insanın tek başına kendiliğinden bilmesi mümkün değildir. Bu konularda Yüce Allah veya onun son elçisi Hz. Muhammed bir bilgi vermişse biz o konuda bir bilgi sahibi olabiliriz. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünnetine baktığımız zaman ölümden sonraki insanın neler yaşayacağı konusunda bir takım bilgilerin bize verildiğini görmekteyiz. İnsanı yaratan yüce Allah’tır. Bu dünyada yaşayacağı süreyi takdir edip belirleyen de Allah Teâlâ’dır. İnsanın bu dünyadaki yaşam süresi bitip Azrail gelip ruhu bedenden ayırmasıyla ölüm olayı gerçekleşmektedir. Ölümden sonra ahiret hayatı başlamaktadır. İnsanın kabre defnedilmesiyle birlikte kabir/berzah hayatı başlamaktadır. Bir hadiste ifade edildiği üzere kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçeye veya cehennem çukurlarından bir çukura dönüşür. Bu da insanın dünyadaki hayatına ve yaptığı amellere göre olacaktır. İkinci sura üfürüldükten sonra bütün yaratıklar Allah tarafından tekrar diriltilecektir ki buna “el-ba’su bade’l-mevt” denilmektedir. Yaratıklar mahşer meydanında toplanıp hesap, mizan ve sırat köprüsünden geçtikten sonra ebedi kalınacak yurt olan cennet veya cehenneme gireceklerdir. Allah Teâlâ bizleri hesabını kolaylıkla verip cennete giren mümin kullarından eylesin. Soru2: Hocam bir konuyu öğrenmek istiyorum. Hadisleri ve âyetleri okuduğumuzda sabrın önemini ve ahirette bunun karşılığını alacağımızı okuyorum. Bu sabrın ecri ile bahsedilen durumun yaşadığımız kötü duygulara sabır ettiğimizde ahirette karşılığı olacak mı? Bu duygusal acıları yaşamamızın sebebi imtihan edilmemiz için midir? Kısaca sormak istediğim; kişinin hayatında yaşadığı onu üzen, üzerinden yıllar geçsede aklına geldiğinde içini buruk eden duygusal acıların/olayların da sabır ettiğimiz takdirde ahirette karşılığını alacak mıyız? Cevap2: Bu dünyada yaşadığı kötü olaylar ve duygulara sabrettiği sürece mümin ahirette karşılını alacaktır. Zira yaşanan duygusal acılar da bir imtihandır. Sabreden ve Allah’a kulluğunu devam ettiren elbette imtihanda kazanan olacaktır. Nitekim yüce Allah Bakara sûresi 155. âyette “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” buyurmaktadır. Hz. Peygamber de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Müminin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır: Sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayır olur; başına bir bela gelecek olsa sabreder, bu da onun için hayır olur.” Soru3: Deniliyor ki, mezheplerden istediği hükmü alıp ona göre davranan fasıktır. Benim bildiğime göre iman edip de Allah’ın hükümlerini uygulamayan kişi fasıktır. Herkese fasık demek ne kadar doğrudur. Bunun insanları tekfir etmekten ne farkı vardır? Bir mezhebe körü körüne bağlanmak gerekli midir? Mezhepsiz olamaz mıyız? Bu durum Allah’ın hükümlerini çiğnemememize rağmen bizim günahkâr olmamıza nasıl sebep olur? Cevap3: Bilindiği gibi dinden kesin olan yani âyet ve sahih hadisle sabit olan bir hakikati inkâr eden kişi kâfir olur. Fasık ise, Allah’ın yasakladığı bir şeyi haram olduğunu bile bile işleyen kişidir. Yani fasık, günah işleyerek sınırı aşan, haddi aşan kişidir. Mesela içkinin haram olduğunu bildiği halde içki içen, zinanın haram olduğunu bildiği halde zina eden kişi gibi. Mezhep konusuna gelince; Allah Teâlâ, biz insanlara hesap gününde Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına uyup uymadığımızdan soracaktır. Allah ve Rasulünün emir ve buyruklarını bilmek ve uygulamak konusunda da inanan insanları üç grupta mütalaa edebiliriz: 1.Âyet ve hadisleri okuyup tam olarak anlayabilen ve onlardan hüküm çıkarabilecek kadar ilmi, bilgisi olan müctehid dediğimiz kişi. Bu kişinin belirli bir mezhebe uyması, taklid etmesi zorunlu değildir. Çünkü kendisi her konuda âyet ve hadisleri bilmekte ve onları anlayıp onlardan hüküm çıkaracak ilmî güce sahiptir. 2.Âyet ve hadisleri okuyamayan, anlayamayan ve dolayısıyla neyin haram, neyin helal olduğunu bilmeyen cahil insan. Bu tür insanlara Allah Teâlâ; فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ  “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline/ilim ehline sorun.” buyurmaktadır. İşte bu türlü Müslümanlar da çevresinde bulunan ilim ehline yani müctehid durumundaki âyet ve hadisleri anlayıp, hüküm çıkarabilecek ilmî yeteneğe sahip olan, ilmine ve takvasına güvendiği âlimlere sorup dinî hükümleri onlardan öğrenip ona göre amel etmeleri gerekir ki, işte mezhepler de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Yani Kur’ân ve hadisleri anlamayan ve hüküm çıkaracak kadar ilmî seviyesi olmayan Müslümanlar, yaşadıkları ülkedeki müctehid durumundaki âlimlere sormuşlar ve onlardan aldıkları fetvalara göre amel etmişlerdir. Bu âlimlerin fetvaları, o âlimin yaşadığı ülkedeki Müslümanlar tarafından benimsenmiş ve tatbik edilmiştir. Bu görüşler zamanla kitaplarda yazılmış ve böylece Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ve görüşleri ortaya çıkmıştır. Yoksa bu mezhep âlimleri kendileri çıkıp “Ey Müslümanlar! Ben bir mezhep kuruyorum, gelin benim mezhebime girin ve ona göre amel edin.” dememişlerdir. Onlar, Allah’ın kitabı Kur’ân’ı okumuş anlamışlar, Hz. Peygamber’in sünnetini okuyup anlamışlar ve bunlardan hükümler çıkarmışlar ve çevrelerinde kendilerine soran Müslümanları aydınlatmışlar ve zamanla o âlimlerin verdiği fetvalar bir mezhep (yol ve metod) haline gelmiştir. O halde halktan cahil bir Müslüman bir müçtehidin görüşünü alıp bir mezhebe bağlanarak ona göre amel etmek zorunda mıdır? Elbette, çünkü kendisi tek başına Kur’ân ve hadisi okuyup anlayamadığına göre Yüce Allah’ın فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline/ilim ehline sorun.” emrine uyarak ilmine, takvasına güvendiği, kalbi mutmain olduğu bir din âliminin görüşlerini öğrenip ona göre amel edecektir. 3.Müctehidlerin dinin çeşitli konulardaki vermiş olduğu hükümlerin hepsini bilip onların o hükümleri hangi âyetlerden, hangi hadislerden çıkardığını ve nasıl çıkardığını okuyup bilen ve o âlimlerin (mezheplerin) dinî hükümlerini birbiriyle kıyaslayıp hangisinin verdiği hükmün daha doğru, daha isabetli olduğunu ayırt edebilecek ilmî, bilgi seviyesinde olan Müslüman ise doğru ve isabetli bulduğu, kalbinin mutmain olduğu mezhep veya müçtehidin verdiği hükmü kabul edip onunla amel edebilir. Ama bu işi yaparken ihlas ve samimiyet sahibi olması gerekir. Yani heva ve hevesine, nefsine uygun gelen mezhep görüşünü tercih edip ona göre kolayına geleni yapmamalıdır. Veya daha açık bir örnek verecek olursak, mesela evlenecek bir genç, Hanefî mezhebinden “nikâhta velinin izni gerekli değildir.” görüşünü alıp, Malikî mezhebinden “nikâhta şahit gerekli değildir.” görüşünü alıp, başka bir mezhepten “evlenecek gençlerin birbirine denk olması şart değildir.” görüşünü alıp yani kısacası kendi keyfine uyarak veya uydurarak her mezhepten bir şey alarak karma bir halde işi oyuncağa çevirerek kendi nefsine uygun bir hüküm çıkarıp ona göre amel etmesi elbette doğru değildir. Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifinde; “Din samimiyettir.” buyurmuştur. İnsanın samimi ve ihlaslı olması ve niyetini halis kılması şarttır. Yine Hz. Peygamber Efendimizin; “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyetinin karşılığı vardır.” hadisini hiç unutmamalıyız. Bilmiyorum kafandaki sorulara biraz olsun açıklık getirebildim mi? Allah, bizleri ihlas ve samimiyetten ayırmasın, her işinde ve sözünde Allah rızasını gözeten muttakî müminlerden eylesin. Âmin. Dinî konularda cevabını aradığınız soruları msoysaldi@gmail.com e-postaya gönderebilirsiniz. Prof. Dr. Mehmet Soysaldı NEVÜ İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı
Ölümden sonra insanın neler yaşayacağı konusu gaybî bir konudur. Gaybî konuları insanın tek başına kendiliğinden bilmesi mümkün değildir.

Soru1: Ölümden sonra insan neler yaşayacaktır?


Cevap1: Ölümden sonra insanın neler yaşayacağı konusu gaybî bir konudur. Gaybî konuları insanın tek başına kendiliğinden bilmesi mümkün değildir. Bu konularda Yüce Allah veya onun son elçisi Hz. Muhammed bir bilgi vermişse biz o konuda bir bilgi sahibi olabiliriz. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünnetine baktığımız zaman ölümden sonraki insanın neler yaşayacağı konusunda bir takım bilgilerin bize verildiğini görmekteyiz.


İnsanı yaratan yüce Allah’tır. Bu dünyada yaşayacağı süreyi takdir edip belirleyen de Allah Teâlâ’dır. İnsanın bu dünyadaki yaşam süresi bitip Azrail gelip ruhu bedenden ayırmasıyla ölüm olayı gerçekleşmektedir. Ölümden sonra ahiret hayatı başlamaktadır. İnsanın kabre defnedilmesiyle birlikte kabir/berzah hayatı başlamaktadır.

Bir hadiste ifade edildiği üzere kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçeye veya cehennem çukurlarından bir çukura dönüşür. Bu da insanın dünyadaki hayatına ve yaptığı amellere göre olacaktır. İkinci sura üfürüldükten sonra bütün yaratıklar Allah tarafından tekrar diriltilecektir ki buna “el-ba’su bade’l-mevt” denilmektedir.

Yaratıklar mahşer meydanında toplanıp hesap, mizan ve sırat köprüsünden geçtikten sonra ebedi kalınacak yurt olan cennet veya cehenneme gireceklerdir. Allah Teâlâ bizleri hesabını kolaylıkla verip cennete giren mümin kullarından eylesin.


Soru2: Hocam bir konuyu öğrenmek istiyorum. Hadisleri ve âyetleri okuduğumuzda sabrın önemini ve ahirette bunun karşılığını alacağımızı okuyorum. Bu sabrın ecri ile bahsedilen durumun yaşadığımız kötü duygulara sabır ettiğimizde ahirette karşılığı olacak mı?


Bu duygusal acıları yaşamamızın sebebi imtihan edilmemiz için midir?


Kısaca sormak istediğim; kişinin hayatında yaşadığı onu üzen, üzerinden yıllar geçsede aklına geldiğinde içini buruk eden duygusal acıların/olayların da sabır ettiğimiz takdirde ahirette karşılığını alacak mıyız?


Cevap2: Bu dünyada yaşadığı kötü olaylar ve duygulara sabrettiği sürece mümin ahirette karşılını alacaktır. Zira yaşanan duygusal acılar da bir imtihandır. Sabreden ve Allah’a kulluğunu devam ettiren elbette imtihanda kazanan olacaktır. Nitekim yüce Allah Bakara sûresi 155. âyette “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” buyurmaktadır.


Hz. Peygamber de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Müminin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır: Sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayır olur; başına bir bela gelecek olsa sabreder, bu da onun için hayır olur.”


Soru3: Deniliyor ki, mezheplerden istediği hükmü alıp ona göre davranan fasıktır. Benim bildiğime göre iman edip de Allah’ın hükümlerini uygulamayan kişi fasıktır. Herkese fasık demek ne kadar doğrudur. Bunun insanları tekfir etmekten ne farkı vardır? Bir mezhebe körü körüne bağlanmak gerekli midir? Mezhepsiz olamaz mıyız? Bu durum Allah’ın hükümlerini çiğnemememize rağmen bizim günahkâr olmamıza nasıl sebep olur?


Cevap3: Bilindiği gibi dinden kesin olan yani âyet ve sahih hadisle sabit olan bir hakikati inkâr eden kişi kâfir olur.
Fasık ise, Allah’ın yasakladığı bir şeyi haram olduğunu bile bile işleyen kişidir. Yani fasık, günah işleyerek sınırı aşan, haddi aşan kişidir. Mesela içkinin haram olduğunu bildiği halde içki içen, zinanın haram olduğunu bildiği halde zina eden kişi gibi.


Mezhep konusuna gelince; Allah Teâlâ, biz insanlara hesap gününde Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına uyup uymadığımızdan soracaktır. Allah ve Rasulünün emir ve buyruklarını bilmek ve uygulamak konusunda da inanan insanları üç grupta mütalaa edebiliriz:


1.Âyet ve hadisleri okuyup tam olarak anlayabilen ve onlardan hüküm çıkarabilecek kadar ilmi, bilgisi olan müctehid dediğimiz kişi. Bu kişinin belirli bir mezhebe uyması, taklid etmesi zorunlu değildir. Çünkü kendisi her konuda âyet ve hadisleri bilmekte ve onları anlayıp onlardan hüküm çıkaracak ilmî güce sahiptir.


2.Âyet ve hadisleri okuyamayan, anlayamayan ve dolayısıyla neyin haram, neyin helal olduğunu bilmeyen cahil insan. Bu tür insanlara Allah Teâlâ; فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ  “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline/ilim ehline sorun.” buyurmaktadır. İşte bu türlü Müslümanlar da çevresinde bulunan ilim ehline yani müctehid durumundaki âyet ve hadisleri anlayıp, hüküm çıkarabilecek ilmî yeteneğe sahip olan, ilmine ve takvasına güvendiği âlimlere sorup dinî hükümleri onlardan öğrenip ona göre amel etmeleri gerekir ki, işte mezhepler de bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Yani Kur’ân ve hadisleri anlamayan ve hüküm çıkaracak kadar ilmî seviyesi olmayan Müslümanlar, yaşadıkları ülkedeki müctehid durumundaki âlimlere sormuşlar ve onlardan aldıkları fetvalara göre amel etmişlerdir. Bu âlimlerin fetvaları, o âlimin yaşadığı ülkedeki Müslümanlar tarafından benimsenmiş ve tatbik edilmiştir.

Bu görüşler zamanla kitaplarda yazılmış ve böylece Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ve görüşleri ortaya çıkmıştır. Yoksa bu mezhep âlimleri kendileri çıkıp “Ey Müslümanlar! Ben bir mezhep kuruyorum, gelin benim mezhebime girin ve ona göre amel edin.” dememişlerdir. Onlar, Allah’ın kitabı Kur’ân’ı okumuş anlamışlar, Hz. Peygamber’in sünnetini okuyup anlamışlar ve bunlardan hükümler çıkarmışlar ve çevrelerinde kendilerine soran Müslümanları aydınlatmışlar ve zamanla o âlimlerin verdiği fetvalar bir mezhep (yol ve metod) haline gelmiştir.

O halde halktan cahil bir Müslüman bir müçtehidin görüşünü alıp bir mezhebe bağlanarak ona göre amel etmek zorunda mıdır? Elbette, çünkü kendisi tek başına Kur’ân ve hadisi okuyup anlayamadığına göre Yüce Allah’ın فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline/ilim ehline sorun.” emrine uyarak ilmine, takvasına güvendiği, kalbi mutmain olduğu bir din âliminin görüşlerini öğrenip ona göre amel edecektir.


3.Müctehidlerin dinin çeşitli konulardaki vermiş olduğu hükümlerin hepsini bilip onların o hükümleri hangi âyetlerden, hangi hadislerden çıkardığını ve nasıl çıkardığını okuyup bilen ve o âlimlerin (mezheplerin) dinî hükümlerini birbiriyle kıyaslayıp hangisinin verdiği hükmün daha doğru, daha isabetli olduğunu ayırt edebilecek ilmî, bilgi seviyesinde olan Müslüman ise doğru ve isabetli bulduğu, kalbinin mutmain olduğu mezhep veya müçtehidin verdiği hükmü kabul edip onunla amel edebilir.

Ama bu işi yaparken ihlas ve samimiyet sahibi olması gerekir. Yani heva ve hevesine, nefsine uygun gelen mezhep görüşünü tercih edip ona göre kolayına geleni yapmamalıdır. Veya daha açık bir örnek verecek olursak, mesela evlenecek bir genç, Hanefî mezhebinden “nikâhta velinin izni gerekli değildir.” görüşünü alıp, Malikî mezhebinden “nikâhta şahit gerekli değildir.” görüşünü alıp, başka bir mezhepten “evlenecek gençlerin birbirine denk olması şart değildir.” görüşünü alıp yani kısacası kendi keyfine uyarak veya uydurarak her mezhepten bir şey alarak karma bir halde işi oyuncağa çevirerek kendi nefsine uygun bir hüküm çıkarıp ona göre amel etmesi elbette doğru değildir. Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifinde; “Din samimiyettir.” buyurmuştur. İnsanın samimi ve ihlaslı olması ve niyetini halis kılması şarttır. Yine Hz. Peygamber Efendimizin; “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyetinin karşılığı vardır.” hadisini hiç unutmamalıyız.


Bilmiyorum kafandaki sorulara biraz olsun açıklık getirebildim mi? Allah, bizleri ihlas ve samimiyetten ayırmasın, her işinde ve sözünde Allah rızasını gözeten muttakî müminlerden eylesin.

Âmin.

Dinî konularda cevabını aradığınız soruları msoysaldi@gmail.com e-postaya gönderebilirsiniz.

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı
NEVÜ İlahiyat Fakültesi
Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.